Köşe

Ahlâk ve özgürlük ilişkisi üzerine

0

 

 

Ahlak kelime anlamından da anlaşılacağı gibi insan doğasına atıf yapan bir kavramdır. Insanın doğasına, yaratılışına uygun yaşamasıdır. Ahlak insanın, değerler sisteminin uzantısıdır ve inançlar davranış ve tutumların ahlakilik nitelemesinde birincil rolü üstlenirler. Bir inanca göre ahlak dışı sayılan bir hareket diğer inanç için erdem olmasa da sıradan bir davranış olarak kabul edilebilir. Özgürlük, konumuz açından özgür irade, ahlakın olmazsa olmaz kavramlarından birisidir. Aynı zamanda en netameli, en kafa karıştırıcı olanı… Özgür irade, öncülü olmaksızın birçok ihtimaller karşısında tercih yapmaktır, diye tanımlanabilir. Oysa bu, dillere destan “nedensiz bir şey olmaz” ya da “her şey bir sebebin sonucudur” gibi prensiplere aykırı düşer. Günlük hayatımıza baktığımızda kullandığımız telefondan, tercih ettiğimiz markete kadar her şeyin irili ufaklı sebebi vardır. Üstelik “nedensiz hareketleri “ saçma diyerek yaftalarız. Bu anlamda tercihlerimiz her zaman sebeplere bağlıdır. O halde özgürlüğü günlük hayatın keşmekeşinde aramayın dersek pek de yanlış bir düşünce ortaya koymuş olmayız. Bilindiği gibi varoluşçu filozoflar özgürlüğe çok önem vermiş, Sarte “insan özgürlüğe mahkumdur” derken Gabriel Marcel “Ask, özgürlük ve sadakatin kesiştiği yerdedir” diyerek özgürlüğün acı veya tatlı bizi biz yapan bir unsur olduğunun altını çizmişlerdir.

Varoluşçu filozofların bu denli özgürlük vurgusu üzerinde, determinizmin tavan yaptığı, dolayısıyla özgürlüğün hiçe sayıldığı bir düşünce ikliminde bulunmanın yanı sıra 1 ve 2.Dünya savaşı ile gelen büyük anlamsızlık bulutunun etkisi olmuştur. Özgürlüğü savunmak adına yapılan en güçlü eleştiri, insan varlığının bir nesne olmadığıdır. Zira nesne bilinmek için vardır. Bilim’in işi de doğayı bilmektir. Ama günlük hayatımızda görebileceğimiz gibi hiçbirimiz bir insanı bilmekten söz etmeyiz. Onu tanıyor musun, ya da tanıyorum deriz. Çünkü bilmek, hâkim olmaktır ve Francis Bacon’un dediği gibi “Bilgi güçtür. Doğayı yönetmek için bilgi ediniriz ancak insan varlığı bilgiye konu olamaz. Fakat bu girişim Descartes’tan bu yana süregeliyor. Kieerkagard ünlü “cogito ergo sum”a varlığın düşünceden çıkarılamayacağını, varlığın düşünceden önce geldiğini söyleyerek karşı çıkar. Heidegger, algılanabilir bir dünyanın varlığına kanıt arama girişimini felsefenin skandalı olarak niteler. Marcel ise felsefedeki en büyük hatanın determinizm ve özgür irade gibi iki farklı sorunun aynı düzlemde görülmesi olduğunu söyler. Kısaca, varoluşçu filozoflar, rasyonalizmin egemenliği altındaki felsefeyi, düşünceden ziyade varlığa nazara alan bir raya doğru sokmaya çalışmışlardır. Özgürlüğün bu bağlamdaki rolü, insanın kendini gerçekleştirmesi ve kendi olmasındaki tek aracı olmasıdır. Nitekim, aralarındaki bu sıkı ilişkiyi Fromm “ İnsan özgürlüğünü ancak kendini gerçekleştirerek ve kendisi olarak kazanabilir” diyerek açıklamıştır. “Kendini gerçekleştirmek” ile kişinin hayata ve insanlara sevgi dolu ve umutla bakabilmesi, bir açıdan sürekli hazların peşinde olması ve hayatını bu yönde düzenlemesi anlaşılır. Kendisi olmak ile anlaşılacak ise şüphesiz yaşamı tutkuyla sürmektir. Yaşamı tutkuyla sürmek verdiğimiz kararların bilincinde olmayı, bunun ötesinde başlı başına karar vermenin değerini takdir etmeyi gerektirir. Özellikle anlam arayışımıza dair yaptığımız tercihler ve bunları sürdürme esnasında bizi biz kılan, bizi kendi benliğimize yaklaştıran ılımlı bir heyecan, hafif bir gerilim hissetmezsek sadece göze görünür biçimde değişir ancak olgunluk denen hal bünyemizde meydana gelmez. Nitekim felsefedeki hakikat arayışı, heyecan ve gerilimi her zaman önde tutmayı gerektirir.

Özgürlük, varoluşun yükünü omuzlarında taşır Çünkü insan adını koyamadığı bir başlangıcın içinde bulur kendini. Yine, nereye varacağını bilmediği, sadece inanabildiği bir sona doğru ilerlemektedir. Hâsılı insan, baş ve sonunun ne olduğunu bilemediği bir ortanın varlığıdır. Buna binaen, bu yükten kaçan insanların özgürlüğü hissedememeleri ya da sadece eylemlerini meşrulaştırırken kullanmaları şaşırtıcı değildir. Heidegger “onlar alanı” adını verdiği, içine giren insanları sıradanlaştıran bir sahadan bahseder. Herkesin nasıl davranırsa bizim de öyle davrandığımız, herkesin nasıl eğlenirse bizim de öyle eğlendiğimiz ve günlük yaşam alanımızdır bu. Bu alan varoluşun yükünü oldukça hafifletir ancak tam aksine varoluş gerçekliğini büsbütün unutmamıza da neden olabilir.